
HARUN MUTLU |
İSTİBDAT
İstibdat; baskıdır, zülümdür, keyfi muameledir. Bu gibi tanımlarla istibdadın içini doldurabiliriz. Önemli olan bu kavramın hayatımızda ne kadar ve ne ölçüde var olduğudur. Bunu anlayabilmek için şu şekilde bir yöntem izlenebilir. Önce kavramı iyice tanımalıyız ve daha sonra üç dört açıdan etkilerini incelemeliyiz.
İstibdadı; genel anlamda keyfi muamele olarak tanımlayabiliriz. Yani herhangi bir zaman ve zeminde bir insanın veya grubun başka bir insana veya gruba karşı kendi fikriyatını, ideolojisini kabul ettirmesine denir. Kabul görmemesi durumunda ise dışlama, baskı, zulüm ortaya çıkmaktadır. En geniş anlamda istibdat monarşik yönetimlerde karşımıza çıkmaktadır. Bunun dışındaki mesela demokratik yönetimlerde istibdadın görülmediği varsayılır.
Şimdi meseleyi biraz daha derinlemesine tahlil edelim. Bir devletin yönetimine, siyasetine istibdat girmeye başlamasıyla, suyun çatlaklıklara nüfuz etmesi veya karşısındaki nesneyi tazyikiyle devirip alt etmesi gibi o istibdat; sahip olduğu özellikleriyle beraber önce siyasete sonra bürokrasiye daha sonra toplumun çeşitli katmanlarına daha aşağıya inerek aileye ve en nihayet tolumdaki fertlere tek tek nüfuz eder. Hatta işin garibi istibdattan en uzak olması ve durması gereken maarife kadar ulaşır. Bununla beraber zamanla öyle şekil alır ki artık kendini hissettirmez, adet sırasına geçer. Normalleşir, kabullenilir ve artık mukavemetsiz bir hal alır. Kurtulmak neredeyse imkânsızlaşır. Bu illetten kurtulmanın tek çaresi umumi bir intibahtır.
Yukarıda yazdığımız soyut tanımları şimdi biraz somutlaştıralım:
Mesela insanlık tarihi boyunca yapılan zulümlerin baskıların ekserisi istibdat menşelidir. Bunlara karşı yapılan başkaldırışlar isyanlarda o zaman da yaşayan insanlarının ulaştığı intibah seviyesidir. Fransız ihtilalında halkın ve onlara destek veren aydınların(Jean Jacques Rousseau, Montesquie, Didero)krala ve kiliseye karşı kıyamlarının asıl sebebi o zaman ayyuka çıkan ve çekilmez bir hal alan baskıcı yönetimdir. İhtilalın şifre kelimelerinin özgürlük, adalet ve eşitlik olması bu bakımdan çok manidardır. Zira istibdadın zıt anlamlarıdır. Vekeza Bolşeviklerin ise devrimlerine en büyük gerekçe olarak o zaman Avrupa’daki kötü çalışma şartlarını, emeğin tam hakkının verilmemesini, işverenin işçiyi adeta köle olarak görüp kendi kazancı için emeği sömürmesini göstermişlerdir. Bunun baskı ve zülüm olduğunu idrak etmişler ve malum devrimlerini bu baskıyı kaldırmak ve emeğe hak ettiği değeri vermek için yapmışlardır. Ama hemen burada belirtelim ki Bolşevikler daha sonra kendileri fazilet üzerinde öyle bir baskı kurmuşlardır ki kendinden öncekileri mumla aratmışlardır. Bilim dünyasındaki herhangi bir teorinin tek doğru gibi lanse edilmesinde de bu mantık yatmaktadır. Aynı şekilde bir öğretmenin sınıfta haklı olan bir öğrencisini kendi öğretmenlik sıfatını kullanıp oturtması ve bir babanın veya annenin herhangi bir konuda haklı olan çocuğunu azarlayıp susturması gibi durumlar istibdat manasının hayatımıza ne kadar sirayet ettiğine küçük birer örnektirler.
Özetle baskıcılık olarak adlandırdığımız istibdat hayatımızda ciddi bir şekilde yer almaktadır. Şahsi fiillerimizde, aile içerisinde, toplumun reaksiyonlarında veya devletin siyasetinde kendini ciddi ciddi hissettirmektedir. İstibdattan kurtulmanın yolu genel bir ifadeyle; “Başkasının hürriyetinin başladığı yerde benim hürriyetim biter.” cümlesidir.
Zaten istibdadın temelinde kendi şahsi hürriyetinde sınır tanımamak ve bu vesileyle başkasının hürriyetine hak tanımamak vardır. |